Kentin çeperinde hızla büyüyen yeni mahallelerden birinde oturan bir arkadaşım, geçen gün çocuğunu parka götürmek için arabaya binmek zorunda kaldığını anlattı. Etrafta yüzlerce daire, onlarca site, birkaç market var. Ama çocukların koşabileceği, yaşlıların oturabileceği, komşuların karşılaşabileceği bir park yok. Bu tablo, yeni yerleşim alanlarının çoğunda tekrarlanan bir hikâye. Planlarda yer alan park ise hâlâ tel örgüyle çevrili boş bir arsa.

Sonraya bırakılan yeşil

İmar planlarında park alanları genellikle ayrılıyor, sorun çoğu zaman o alanların yıllarca boş beklemesi. Konutlar tamamlanıyor, aileler taşınıyor, ama park için ayrılan arsa ya otopark olarak kullanılıyor ya da yabani otlarla kaplı kalıyor. Bir mahallenin ilk yıllarında kurulan alışkanlıklar kalıcı oluyor. Komşuluk ilişkileri o ilk yıllarda oluşmazsa, sonradan yapılan bir park bile eksik kalanı tam olarak dolduramıyor.

Yeşil alanın faydası sadece çocukların oyunuyla sınırlı değil. Ağaçlar yaz sıcağını hafifletiyor, yağmur suyunun toprağa karışmasını kolaylaştırıyor, gürültüyü azaltıyor. Bir park, mahallenin hem iklimini hem de ruhunu değiştiriyor. Bu nedenle yeşil alanı lüks bir eklenti gibi değil, yol, su ve elektrik gibi temel bir altyapı unsuru olarak görmek gerekiyor. Üstelik iyi tasarlanmış bir park, bakımı ucuz bir altyapıdır.

Yerel yönetimlere önerim açık: Yeni bir mahalle iskâna açılmadan önce parkının da tamamlanmış olması bir kural hâline gelsin. Küçük de olsa, birkaç ağaç ve bir oyun alanıyla başlansın. Çocukların büyüdüğü yer sadece evleri değil, sokakları ve parklarıdır. Parkı olmayan bir mahallede büyüyen çocuk, kenti yalnızca araba camından tanır. Bunu değiştirmek bizim elimizde.